
Geleceği düşündüğümüzde zihnimizde beliren görüntüler gerçekten bize mi ait? Gökyüzünde süzülen araçlar, kilometrelerce yükselen yapılar, yağmur altında neon ışıklarla aydınlanan şehirler, devasa ekranlar, karmaşık ulaşım sistemleri, fabrikayı andıran uzay gemileri…
Bugün bilimkurgu dediğimiz görsel dünyanın büyük bölümünü o kadar kanıksamış durumdayız ki, bu görüntülerin bir zamanlar birilerinin boş bir kâğıdın üzerinde verdiği kararlarla ortaya çıktığını unutuyoruz. O insanlardan biri, belki de en önemlilerinden biri Syd Mead’di.

Mead için “konsept sanatçısı” demek yanlış değil ama bana her zaman biraz eksik geliyor. Çünkü onun yaptığı şey sadece bir film için güzel araçlar veya etkileyici şehirler çizmek değildi. Syd Mead bir gelecek tasarımcısıydı. Daha doğrusu kendi bulduğu ifadeyle bir “Visual Futurist”, yani görsel gelecekçiydi.
Ve garip olan şu ki; hayatının büyük bölümünde geleceği çizmesine rağmen bugün dönüp çalışmalarına baktığınızda bazıları artık gelecek gibi bile görünmüyor. Çünkü o geleceğin bir kısmı geldi.
Hollywood’dan önce de geleceği çiziyordu
Syd Mead denildiğinde akla ilk olarak Blade Runner geliyor. Bu son derece anlaşılır. Ancak Mead’in hikâyesine Blade Runner ile başlamak, onun asıl önemli taraflarından birini kaçırmak demek.
Sydney Jay Mead 1933 yılında St. Paul, Minnesota’da doğdu. Askerlik hizmetinin ardından Los Angeles’taki Art Center School’da ulaşım tasarımı eğitimi aldı ve 1959 yılında mezun oldu. Üstelik mezuniyetinin hemen ardından Ford’un Advanced Design Studio’sunda çalışmaya başladı.
Yani geleceğin otomobillerini tasarlaması Hollywood’un ondan bunu istemesinden çok önce başlamıştı.

Kısa süre sonra Ford’dan ayrıldı ve endüstriyel tasarım ile illüstrasyon alanında çalışmaya devam etti. Özellikle U.S. Steel için hazırladığı çalışmalar bugün Syd Mead’in görsel dünyasının ilk büyük örnekleri olarak görülebilir.
U.S. Steel’in istediği şey temelde oldukça basitti: gelecekte çeliğin nasıl kullanılabileceğini göstermek. Fakat Mead’in yaptığı şey bundan çok daha fazlası oldu. Bir malzemeyi göstermek için yalnızca o malzemeden yapılmış bir otomobil çizmedi. O otomobilin yaşayacağı şehri de düşündü; şehrin yollarını, mimarisini, ulaşım biçimini, insanların orada nasıl yaşayacağını hayal etti.
İşte daha sonra sinemada onu bu kadar önemli hale getirecek yaklaşımın temeli burada yatıyor. Mead hiçbir zaman yalnızca nesneyi tasarlamadı. Nesnenin içinde var olacağı dünyayı tasarladı.
Bir otomobil çizmek başka, onun dünyasını tasarlamak başka
Syd Mead’in çalışmalarına uzun süre baktığınızda ilginç bir şey fark ediyorsunuz. Çizimlerinde asıl kahraman her zaman otomobil, uzay gemisi veya bina değil. Çoğu zaman asıl kahraman senaryo.
Bir aracın çevresinde başka araçlar vardır; insanlar, binalar, yollar, tabelalar ve ışıklar vardır. Tasarlanan nesnenin nasıl kullanıldığını anlamanızı sağlayacak küçük ipuçları vardır.
Bu yüzden Mead’in çizimleri tek başına bir ürün tasarımından çok, başka bir dünyaya açılan pencere gibi görünür.

Bence onunla sıradan bir “gelecek çizen illüstratör” arasındaki temel fark da burada. Mead fantastik bir nesneyi çizip onun güzel görünmesiyle yetinmiyordu. O nesnenin neden öyle olduğunu açıklayabilecek bir dünya kuruyordu.
Bu yaklaşımı kendi sözlerinde de görmek mümkün. Bilimkurgu için kullandığı çok sevdiğim bir tanımı var: “Science fiction is reality ahead of schedule.” Yani kabaca: “Bilimkurgu, programın biraz ilerisindeki gerçekliktir.”
Bu cümle aslında Syd Mead’in tasarım anlayışının özeti gibi. Onun için gelecek bir sihir değildi; bugünün devamıydı.
Sonra Hollywood aradı
1970’lerin sonlarında Mead’in endüstriyel tasarım çevresinde zaten önemli bir itibarı vardı. Sinemayla ciddi anlamdaki ilk buluşması ise Star Trek: The Motion Picture oldu.
John Dykstra’nın ekibinden gelen bir telefonla başlayan bu süreçte Mead, V’Ger için tasarım çalışmaları yaptı. Ardından Ridley Scott’ın yeni filmi için arandı.

O film Blade Runner‘dı.
Ve bundan sonra bilimkurgu sinemasının görsel dili eskisi gibi olmayacaktı.
Blade Runner ve “kullanılmış gelecek”
1982 yapımı Blade Runner hakkında tasarım açısından söylenebilecek o kadar çok şey var ki, tek başına ayrı bir yazı konusu olabilir. Ridley Scott’ın filmi Fritz Lang’ın Metropolis‘inden film noir’a, Art Deco’dan dönemin endüstriyel tasarımına kadar çok farklı kaynaklardan beslenen son derece karmaşık bir görsel dünyaya sahipti.
Syd Mead bu dünyanın tek mimarı değildi. Yapım tasarımcısı Lawrence G. Paull, sanat yönetmeni David L. Snyder, Ridley Scott ve görsel efekt ekibinin katkıları filmin görünümünün oluşmasında son derece önemliydi. Ama Mead’in dokunduğu yerleri gördüğünüzde onun tasarım düşüncesini hemen tanıyorsunuz.
En bilinen örnek elbette Spinner.
Senaryoda uçabilen bir otomobil vardı ama nasıl görüneceği belli değildi. Mead meseleye “uçan bir otomobil havalı görünür” diye yaklaşmadı. Aracın nasıl havalanabileceğini düşünmeye başladı. Kanat veya pervane yerine gövde içinde çalışan itki sistemlerini temel alan bir mantık geliştirdi.
Sonuç olarak ortaya bugün bilimkurgu tarihinin en tanınmış araçlarından biri çıktı.
Ama benim Blade Runner’da Syd Mead açısından daha çok sevdiğim şey Spinner’ın kendisinden çok çevresi.

O gelecek pırıl pırıl değildi. Kirliydi. Yağmur yağıyordu. Binaların üzerine yeni yapılar eklenmişti. Kablolar, borular, reklamlar ve tabelalar her yeri kaplamıştı. Yeni teknoloji eski dünyanın üzerine monte edilmişti.
Bugün buna bazen “used future”, yani kullanılmış gelecek deniyor.
Aslında çok basit bir düşünce. Gelecek geldiğinde bugün ortadan kaybolmayacak. İstanbul’a yarın uçan otomobiller gelse Galata Kulesi yok olmayacak. Eski apartmanların arasından uçacaklar. İnsanlar yeni teknolojiyi eski binalara, eski alışkanlıklara, eski altyapıya eklemeye çalışacak.
Gerçek hayat böyle ilerliyor.
Blade Runner’ın geleceğinin kırk yılı aşkın süre sonra hâlâ inandırıcı görünmesinin nedenlerinden biri bence tam olarak bu. Film geleceği sıfırdan kurulmuş kusursuz bir dünya olarak göstermedi; geçmişin üzerine kurulmuş problemli bir gelecek gösterdi.
Ve Mead bu fikri olağanüstü iyi anlıyordu.
Visual Futurist
Blade Runner jeneriğinde Syd Mead için kullanılan unvan ilginçtir: Visual Futurist.
Daha da ilginci bu unvanı kendisinin bulmuş olması. Mead yıllar sonra verdiği bir röportajda bunu neredeyse şakayla karışık şekilde anlatıyor. Yaptığı iş görseldi, gelecekle ilgiliydi; dolayısıyla kendisine “Visual Futurist” dedi.
Basit.
Fakat yıllar içinde bu tanım onun yaptığı işi anlatan en doğru ifadelerden biri haline geldi. Çünkü Mead kendisini yalnızca bir otomobil tasarımcısı, illüstratör veya film konsept sanatçısı olarak sınırlamıyordu.

Probleme göre her şeyi tasarlayabiliyordu. Bir gün otomobil, bir gün uzay gemisi, bir gün bina, başka bir gün sandalye ve başka bir gün bütün bir şehir.
Çünkü onun asıl uzmanlığı nesne değildi.
Görsel problem çözmekti.
Aynı yıl iki farklı gelecek: Blade Runner ve TRON
Syd Mead’in ne kadar geniş bir tasarım dili olduğunu görmek için 1982 yılına bakmak yeterli. Aynı yıl hem Blade Runner hem de TRON gösterime girdi.
Bir tarafta kirli, karanlık, sürekli yağmur yağan, ağır ve endüstriyel bir Los Angeles; diğer tarafta bilgisayarların içinde geçen soyut, geometrik ve ışıkla tanımlanmış bir dijital dünya.
Ve Syd Mead her ikisinde de çalıştı.
TRON için yaptığı Light Cycle tasarımları bugün bile filmin en akılda kalan görsel unsurlarından biri.

Burada önemli olan bana göre aracın kendisinden çok şu: Mead’in “tarzı” Blade Runner’daki Spinner’a benzemek değildi.
Gerçek tasarımcıların tarzı bazen yanlış anlaşılıyor. Tarz, her projede aynı şekli tekrar etmek değildir. Mead’in tarzı düşünme biçimindeydi.
Problemi anlıyor, dünyanın kurallarını kabul ediyor ve o kurallara aitmiş gibi görünen bir çözüm üretiyordu.
Bu yüzden bir Syd Mead tasarımı hem Blade Runner’a hem TRON’a ait olabiliyor ama ikisi birbirine hiç benzemiyordu.
Uzaya çıktığımızda bile fabrikadan kurtulamıyoruz
1984’te 2010: The Year We Make Contact, ardından 1986’da James Cameron’ın Aliens filmi geldi.
Özellikle Aliens için tasarladığı USS Sulaco bence Mead’in tasarım anlayışını anlamak açısından Spinner kadar önemli.
Sulaco zarif bir uzay yatı değil. Güzel görünmeye çalışmıyor. Bir savaş makinesi. Uzun, mekanik, kaba ve neredeyse bir fabrikayı andırıyor.
Ve zaten tam olarak öyle görünmesi gerekiyor.

Mead’in tasarımlarında çok sevdiğim bir taraf var: Nesnenin görevi biçimin önüne geçebiliyor.
Bilimkurgu tasarımında bazen “gelecekte olduğu belli olsun” telaşı vardır. Tasarımcı her yüzeyi farklılaştırmak, her köşeye teknolojik bir detay eklemek ister.
Mead’de ise çoğu zaman tam tersi görülüyor.
Eğer bir şey yük taşıyacaksa yük taşıyormuş gibi görünür. Askeri bir araçsa askeri araçtır. Bir bakım koridoruysa heyecan verici olmak zorunda değildir.

Çünkü gerçek dünyada da her şey tasarım ödülü kazanmak için üretilmez.
Belki de bu nedenle Mead’in dünyaları dekor gibi değil, yaşanmış yerler gibi hissedilir.
Geleceği tahmin etmiyordu
Syd Mead hakkında konuşurken sık sık “geleceği bilen adam” benzeri ifadeler kullanılıyor. Bence bu Mead’in yaptığı işi biraz yanlış anlatıyor.
O bir kahin değildi. Geleceği tahmin etmeye çalışmıyordu. Mevcut teknolojiye, topluma ve endüstriye bakıp bunların mantıklı bir sonraki adımını hayal ediyordu.
Aradaki fark önemli.
Çünkü tahmin şansa dayanabilir. Tasarım ise gerekçe ister.
Mead’in geleceğinin inandırıcı olmasının sırrı da burada. Bir aracın neden o biçime sahip olduğunu düşünürdü. Bir yapının nasıl kullanılacağını düşünürdü. Bir şehirde insanların nerede yürüyeceğini, araçların nereden geçeceğini, teknolojinin günlük hayata nasıl karışacağını düşünürdü.

Büyük resmi kurarken küçük ayrıntıları unutmazdı.
Bana kalırsa bugün konsept tasarım yapan herkesin Syd Mead’den öğrenebileceği en önemli ders bu:
Önce güzel bir şey çizmek değil, önce doğru soruyu sormak.
Bilgisayar öncesi gelecek
Bugün Mead’in çalışmalarına bakarken akılda tutulması gereken bir başka şey daha var.
Bu görüntülerin büyük bölümü Photoshop’tan, 3D modelleme yazılımlarından, render motorlarından ve tabii ki üretken yapay zekâdan önce yapıldı.
Kâğıt, marker, guaj, kalem, boya ve olağanüstü bir perspektif bilgisi…
Mead’in çizimlerinde yalnızca hayal gücü değil, çok ciddi bir teknik disiplin var. Perspektifi, ışığı, malzemeyi ve ölçeği o kadar iyi kullanıyor ki, henüz var olmayan bir nesneyi gerçekmiş gibi kabul ediyorsunuz.
Bugün görüntü üretmek hiç olmadığı kadar kolay. Belki tam da bu nedenle Syd Mead’e yeniden bakmak gerekiyor.
Çünkü Mead bize iyi görüntü ile iyi tasarım arasındaki farkı hatırlatıyor.
Güzel bir gelecek resmi üretmek artık birkaç dakika sürebilir.
Ama o geleceğin neden öyle olduğunu bilmek hâlâ tasarımcının işi.
Ve gelecek geldi
Syd Mead 30 Aralık 2019’da hayatını kaybetti. 86 yaşındaydı.
Arkasında otomobil tasarımından mimariye, endüstriyel tasarımdan sinemaya uzanan devasa bir görsel miras bıraktı.
Ama belki de asıl mirası çizdiği araçlar veya şehirler değil. Bir düşünme biçimi.
Bugün büyük şehirlerde dolaşırken dev LED ekranlara, elektrikli otomobillere, dijital tabelalara, yüksek katlı yapılara, sürücüsüz araç deneylerine baktığımda bazen eski Syd Mead resimleri geliyor aklıma.
Elbette Mead’in çizdiği gelecek birebir gerçekleşmedi.

Zaten mesele de bu değil.
Tuhaf olan başka bir şey:
Dünya yavaş yavaş onun çizimlerini anlayabilecek hale geldi.
Belki Syd Mead geleceği görmedi.
Belki daha ilginç bir şey yaptı.
Bize geleceği nasıl görebileceğimizi gösterdi.


Bir yanıt yazın